BİR ZİRVEDEN DAHA FAZLASI: NATO 3.0 VE TÜRKİYE’NİN KÜRESEL BARIŞ VİZYONU
Dr. Mehmet Muharrem Kasapoğlu - Dünya, tarihin akışını değiştirecek bir kırılma noktasından geçiyor. Tam da bu kritik süreçte ülkemiz, 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde başkentimiz Ankara’da, gurur kaynağımız olan Ay Yıldız Müşterek Karargahı’nda tarihi bir buluşmaya ev sahipliği yapıyor. 36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi, uluslararası ilişkiler ajandasında yer alan sıradan bir toplantı değil. Üye ülkeler, yeni güvenlik paradigmasına verecekleri stratejik cevabın çerçevesini bu toplantıda çizecek. 32 müttefik ülkenin lideri, davetli devlet başkanları, bakanlar ve binlerce diplomat Ankara’da buluşacak. Eski kuralların yıkıldığı, yarın neyle karşılaşacağımızı tam bilemediğimiz bir belirsizlik döneminde olduğumuz aşikar. İstikrarın yerini gerilimin aldığı bu ortamda Ankara Zirvesi, NATO’nun yeni dünyaya yaklaşımı için önemli.

NATO’da yeni dönem
Zirvenin ehemmiyetini kavrayabilmek için öncelikle NATO’nun içinden geçtiği dönüşümü özetlemekte fayda var. NATO, Soğuk Savaş yıllarında, belirgin bir düşmana karşı sınır savunmasına ve nükleer caydırıcılığa dayanan “NATO 1.0” modelini temsil ediyordu. Sovyetlerin dağılması sonrasında ise kriz yönetimi, terörizmle mücadele ve sınır ötesi operasyonların öne çıktığı “NATO 2.0” devri yaşandı. Ancak bugün, dünyanın gündemi bambaşka boyutlarda zuhur ediyor.
Artık güvenlik; cepheler, ordular, tanklar ve silah sistemleriyle tanımlanabilecek kadar basit bir olgu olmaktan çıktı. Siber alan, uzay, elektromanyetik spektrum ve özellikle dezenformasyon ile manipülasyonun silah olarak kullanıldığı bilişsel alan, modern güvenlik mimarisinin ayrılmaz bir parçası haline geldi. İşte Ankara Zirvesi, savunma sanayisi üretiminden yapay zekaya, enerji güvenliğinden toplumsal dayanıklılığa kadar uzanan bu yeni NATO 3.0 vizyonunun temellerinin atılacağı devasa bir platform olacak.
Yeni sorumluluklar ve Avrupa güvenliği
Elbette dünyanın değişmesiyle ittifak içinde de çok hayati bir değişim yaşıyoruz. Eskiden NATO’da sadece “hangi ülke ne kadar savunma bütçesi ayıracak” tartışması yapılırdı. Artık görevlerin ve sorumlulukların da yeniden dağıtıldığı bir dönemdeyiz. ABD daha çok uzay, istihbarat ve nükleer güce odaklanırken; Avrupa’nın da kendi savunması, lojistiği, silah üretimi ve NATO ittifakındaki ağırlığı için daha fazla elini taşın altına koyması gerekiyor.
Ancak şu çok net görülmelidir: Avrupa’nın güvenliğini tam anlamıyla sağlamak, sadece bütçeleri artırmakla ya da yeni fabrikalar kurmakla bitmiyor. Kıtanın sınırlarını gerçekten koruyabilmek ve etraftaki bölgesel krizlere anında müdahale edebilmek, ancak sahadaki güçlü ve güvenilir ortaklarla mümkündür.
Hal böyleyken, Avrupa’nın güvenliği söz konusu olduğunda gözlerin çevrildiği ilk yer, İttifak’ın en büyük ikinci ordusuna sahip olan Türkiye’dir. Türkiye, Lahey Zirvesi taahhütlerine uyarak savunma harcamalarını kararlılıkla artıran, NATO misyon ve harekâtlarına en çok destek veren ilk beş müttefikten biridir. Kıtanın savunmasında bu kadar hayati ve vazgeçilmez bir rol üstlenen bir ülkenin, Avrupa Birliği bünyesindeki ortak savunma ve güvenlik girişimlerinden dar siyasi çıkarlar ya da gizli ambargolarla dışlanmaya çalışılması büyük bir stratejik basiretsizliktir. Açıkça ifade etmek gerekir ki; ideal müttefik Türkiye’yi dışarıda bırakan hiçbir savunma planı, Avrupa’yı tam anlamıyla korunaklı ve güvenli bir yuva haline getiremez.
Ateş çemberinin ortasında istikrar ve barış güvencesi: Türkiye
Türkiye, NATO ittifakının ihtiyaç duyduğu bu ideal müttefik tipolojisinin en güçlü ve istisnai örneği. Ülkemiz, 1952’den bu yana sürdürdüğü güvenilir müttefik rolünü çoktan aştı. Kendi güvenliğini üretebilen, hibrit tehditlerle mücadele edebilen ve İttifaka stratejik katma değer üreten bir aktör konumuna evrildi.
Türkiye’nin bu vazgeçilmezliği sadece askeri kapasitesinden değil, kriz bölgeleriyle olan 1800 kilometreyi aşkın kara sınırından ve ilkeli jeopolitik duruşundan kaynaklanıyor. Doğu ve güney kanatlarının güvenlik gündemlerini eş zamanlı olarak okuyabilmesi ve her iki cepheye aynı anda katkı sunabilmesi ise Türkiye’yi NATO içinde eşsiz kılan özellik… Ülkemiz, bir yanda Karadeniz dengesi ve Ukrayna-Rusya Savaşı ile doğu kanadının güvencesi olurken; diğer yanda Suriye, Irak, Doğu Akdeniz ve İsrail’in Gazze’deki soykırımının oluşturduğu Ortadoğu sarsıntılarına karşı güney kanadının en sağlam kalesi.
Öte yandan genç ve dinamik nüfusumuzla, yerlilik oranını her geçen gün artıran yerli savunma sanayimizle NATO’nun taşıyıcı sütunlarından biriyiz. Bugün haritaya baktığımızda etrafımızın tam anlamıyla bir “ateş çemberi” ile sarıldığını görüyoruz. Kuzeyimizde yıllardır süren Ukrayna-Rusya savaşı, güneyimizde insanlığın vicdanını kanatan Gazze ve Lübnan krizleri, diğer yanda ise bölgemizi derinden sarsan ABD-İran gerilimi... İşte bu korkunç istikrarsızlıkların tam ortasında Türkiye; barışın, aklıselimin ve istikrarın yegâne güvencesi olarak dimdik ayakta durmaktadır.
Kuzeydeki Ukrayna-Rusya savaşında, her iki tarafla da konuşabilen ve hakkaniyetli duruşuyla güven kazanan tek müttefik Türkiye oldu. Sayın Cumhurbaşkanımızın bizzat devreye girmesiyle küresel gıda krizini önüne nasıl geçildiğini dünya hala takdirle konuşuyor.
Güneyimizde ise tüm dünyanın gözü önünde cereyan eden, uluslararası kurumların ve kuramların bütün itibarını yere seren İsrail’in Gazze’deki acımasız soykırımı duruyor. Türkiye, bu zulme dünyada en gür sesi çıkaran, işgal şebekesinin provokasyonlarına karşı duran ve 1967 sınırlarında bağımsız bir Filistin Devleti kurulmadan bölgemizde kalıcı huzurun sağlanamayacağını haykıran ülkelerin başında geldi.
Aynı şekilde, bölgemizi ateşe atan ABD-İran krizinde ve Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüsefer risklerinde Türkiye; barışçıl kimliğiyle, Pakistan ve Katar gibi dost ülkelerle koordinasyon halinde diplomasinin kapılarını sonuna kadar açık tuttu. Masada çözüm arayan iradesinden asla sapmadı. Yeni dönemde güvenlik sadece askeri güçle değil, diplomasinin ve istihbaratın gücüyle tesis ediliyor. Milli İstihbarat Teşkilatımızın operasyonel kabiliyeti ve istihbarat diplomasisi, müttefikler arası güvenin ve kriz yönetiminin en belirleyici araçlarından biri hâline geldi. Türkiye’nin NATO’ya sunduğu katkıyı derinleştirdi.
Bununla birlikte, savunma sanayinde destan yazan Türkiye; insansız hava araçları, elektronik harp sistemleri ve akıllı mühimmatlarıyla NATO’nun ihtiyaç duyduğu üretim kapasitesine de devasa bir güç katıyor. Türkiye’nin savunma sanayisindeki bu yetkinliği; nicelik, nitelik ve sürdürülebilirlik unsurlarını barındıran üç boyutlu derinliği ile İttifakın caydırıcılık mimarisi için vazgeçilmez bir örnek.
NATO 3.0 dönemi: Artık yeni sözler söyleme mecburiyeti
Hiç şüphesiz NATO, dünyada güvenliğin en büyük ortak şemsiyesidir. Ancak bu şemsiyenin, Soğuk Savaş döneminin iki kutuplu ezberleriyle ya da sadece silahlara daha fazla para harcayarak ayakta kalması artık mümkün değil. Bugün küresel sistemde derinden hissettiğimiz tıkanıklık, sadece sistemin kenarında köşesinde değil, doğrudan kalbinde, yani Batı’nın merkezinde yaşanıyor. Batı dünyasının kendi içinde tecrübe ettiği bu güç ve ivme kaybı, artık diplomatik kelime oyunlarıyla üzeri örtülebilecek bir durum olmaktan çoktan çıktı. Nitekim bugün hem akademi dünyası hem de yönetim kadroları bu gerçeği açıkça kabul ediyor. Aslında uluslararası alanda yaşadığımız değişim sancısının asıl sebebi de bu büyük gerçeklikle yüzleşiyor olmamızdır.
Tarihe baktığımızda kavramların nasıl dönüştüğünü net bir şekilde görebiliriz. 1945 sonrasının kesin sınırlarla çizilmiş kuralları, 1990’lara gelindiğinde nasıl kökten değiştiyse, özellikle 2008 küresel krizinden bu yana da çok daha derin bir kırılma yaşıyoruz. Bu kırılmanın anlamını en çok değiştirdiği konuların başında ise şüphesiz güvenlik kavramı geliyor. Bugün karşımızda siber saldırıların, yapay zekânın ve dijital tehditlerin öne çıktığı çok kutuplu, hibrit bir dünya gerçeği var. Herkesin dilinde olan bu çok kutupluluk gerçeği, güvenlik anlayışımızın eski alışkanlıklardan sıyrılarak yepyeni bir vizyonla yeniden tanımlanmasını zorunlu kılıyor.
Tam da bu yüzden NATO’nun kendini modern konjonktüre göre modifiye etmesi, güncellemesi ve paradigmalarını yenilemesi şarttır. NATO’nun artık dünyaya dair yepyeni ve cesur sözler söylemesi gerekiyor. İttifak; diplomaside yeni bir tarz, söylemlerinde ve istikametinde yeni bir yöntem belirlemeli. Bugünün çok boyutlu ihtiyaçlarına somut çözümler üretmeli. Zira NATO 3.0 vizyonu dediğimiz yeni dönemin ruhu da tam olarak bu olmalıdır.
Teksas’tan Ankara’ya kesintisiz güvenlikçemberi
Bütün bu gerçeklerin ışığında önümüzde net bir gelecek vizyonu duruyor. Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın dünya siyasetine ve uluslararası ilişkilere kazandırdığı çok anlamlı bir hedef var. Teksas’tan Ankara’ya uzanan, “ama”sız ve “fakat”sız bir ortak savunma ağı inşa etmek… Küresel barış ve huzur; ancak farklılıklara saygı duyarak, ötekinin hukukunu koruyarak, terörün her türlüsüyle hiçbir hesap yapmadan mücadele ederek ve uluslararası sözleşmelere harfiyen uyarak sağlanabilir. Kendi müttefikine örtülü engeller çıkaran ya da güvenlik hassasiyetlerini dar siyasi çıkarlara kurban eden anlayışlarla küresel emniyet tesis edilemez. Müttefikinin güvenlik dertlerini görmezden gelen yaklaşımlarla da ittifak yürütülemez. Birleşmiş Milletler kararlarının ve evrensel hukukun gerçek teminatı olmak, NATO’nun da en temel misyonu olmalıdır.
Sonuç itibarıyla; Ankara Zirvesi, sadece liderlerin bir araya gelip aile fotoğrafı çektirdiği bir diplomatik buluşma değildir. Bu zirve, küresel krizlerin göbeğinde, Türkiye’nin askeri gücü, savunma sanayisi, diplomatik esnekliği ve adaleti merkeze alan dış politikasıyla yeni dünya nizamının ve NATO 3.0 vizyonunun kurucu unsurlarından biri olduğunu tescilleyecek tarihi bir milattır. Türkiye, dünün köklü tecrübesi ve bugünün sarsılmaz iradesiyle dünya barışının en güçlü köprüsü olmaya devam edecek.
Sende Yorum yap