s

Demografik ve Toplumsal Dönüşümün Yansımaları-II

İlke Vakfı tarafından ülkemizde demografik ve toplumsal dönüşümün farklı alanlardaki yansımalarıyla ele alan oldukça kapsamlı bir raporu değerlendirmeye devam ediyoruz. (‘Toplumun Görünümü 2025-Demografik ve Toplumsal Dönüşüm, İstanbul, 2026’). Bir önceki yazıda toplumsal dönüşümün aile yapısı üzerindeki etkilerine ve özellikle nüfusun yenilenmemesi ile birlikte ortanca yaşın yükseldiğine ve nüfusun giderek yaşlandığına yönelik göstergelerdeki değişimlere değinmiştik. Ayrıca, bu dönüşüme eşlik eden hanehalkı dinamiklerine yakından bakarak, örneğin nüfus artmazken konut sayısının artması, boşanma hızının istikrarlı artış gösterirken evli oranının istikrarlı düşüşü gibi göstergelerdeki dramatik değişimlere vurguda bulunarak toplumsal yapıda yalnızlaşma eğiliminin giderek arttığına işaret etmiştik.

Son dönemin en önemli yatırım alanı şüphesiz eğitimdir. Ülkemizin insan kaynağının niteliğini artırmada en önemli araç eğitim olduğu için son dönemde devasa yatırımlar bu alana teksif edilmiştir. Raporun ilgili bölümünde ayrıntılı olarak ele alındığı gibi eğitime erişim sorunu son dönemde çözülmüş, ortaöğretimden yükseköğretime kadar çok önemli bir kitleselleşme fazı yaşanmıştır. Dolayısıyla, raporda işaret edildiği gibi ortalama eğitim süresi artmış ve genç nüfustaki yükseköğretim mezun oranında ciddi artışlar sağlanmıştır. Örneğin 25-29 yaş aralığında yükseköğretim mezun oranı 2008 yılında %11,8 iken bu oran 2024 yılında %45,9’a yükselmiştir (sh.51). Diğer taraftan kadınların yükseköğretime erişimleri artmış, dahası yükseköğretimden mezunlar arasında kadınların oranı erkeklerinkinden daha yüksek hale gelmiştir. Artık eğitimli bir genç nüfus söz konusu olup elbette bu eğitim düzeyi ile işgücü piyasası arasındaki yeni faktörler nedeniyle çok dinamik bir dönüşüm yaşanmaktadır. Bu süreçte eskiden olduğu gibi erkekler yalnız değildir, kadınlar da artık bu dönüşüm sürecinin önemli aktörleridir.

Diğer taraftan, eğitimle ilgili bölüm yazarının işaret ettiği bazı kritik noktalara değinmemiz gerekiyor. Yazarın ilk vurguladığı kritik nokta yükseköğretime erişimin artması ile ilgili kitleselleşme fazında arzdaki açık öğretim kapasitesinin önemli bir orana tekabül etmiş olmasıdır. Bir başka deyişle, söz konusu dönemde kitleselleşme yeni kurulan üniversiteler kadar açık öğretim programları üzerinden sağlanmış olması ciddi bir sorun olarak durmakta, yazarın ifadesiyle, ‘açık öğretimin sistem içindeki olağandışı oranı bu on yıllar boyunca doğallaşmış ve tartışılmadan bırakılmıştır’ (sh.50). Ayrıca, yükseköğretimde kitleselleşme ile ilgili 2017 yılından sonra yeni açılan üniversite sayısında anlamlı bir artış olmadığı için yazarın vurguladığı gibi yükseköğretimde evrenselleşme hedefinden uzaklaşıldığı görülmektedir (sh.50).

Diğer taraftan, 25-64 yaş aralığını kapsayan yetişkin eğitim düzeyine bakıldığında ülkemizde bu nüfusun %47’den fazlası hala lise altı eğitim düzeyindeyken bu oran OECD ülkelerinde oldukça düşüktür (örneğin Çek Cumhuriyeti %5,9, Polonya %5,7, sh.55). Hal böyleyken, raporda işaret edildiği gibi son yıllarda ortaöğretimde net okullaşma oranlarında kaygı verici önemli düşüşler gözlemlenmekte (örneğin 2021 yılında %90’dan 2024 yılında %82’ye düşüyor, sh.56), dolayısıyla yazarın işaret ettiği gibi ‘ortaöğretime yönelik bu ilgi kaybının açık bir tartışmasının yapılması gerekmektedir’ (sh.56).

Son dönemde ortaya çıkan bir başka kritik eğilim özel eğitime yönelik teveccühün son yıllarda artmış olmasıdır. Raporda da vurgulandığı gibi 2012-2013 eğitim-öğretim yılında ilkokul düzeyinde öğrencilerin %3’ü özel okullara giderken bu oranın 2024-2025 eğitim-öğretim yılında %6,1’e; ortaokullarda aynı dönemlerdeki oran %3,2’den %6,9’a ve liselerde %3,1’den %9,5’e yükselmiş olması oldukça dikkat çekici olup yeni bir eğilime işaret etmektedir.

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son Dakika

>
>
>
>

Tüm Haberler

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.