s

“Belki terapiye ihtiyacınız yoktur”

Elbette bir sosyolog olarak kimseye böyle bir tavsiye verecek halim yok. Ne haddime?

Bu iddialı cümlenin sahibi; mesleğinde elli yılı devirmiş klinik psikolog Harvey Lieberman. Kendisi New York Times’da ezber bozan bir yazı kaleme aldı.

Lieberman’ın derdi terapiyi küçümsemek değil. Ağır ruhsal sancılar yaşayan insanların profesyonel desteğe duyduğu ihtiyacı da hafife almıyor. Tam tersine, kişinin hayatını felç eden kaygılarda, takıntılı düşüncelerde ve klinik destek gerektiren durumlarda terapinin hayati olabileceğini söylüyor.

Ama sonra işin can alıcı yerine geliyor: İnsanlar artık çoğu zaman terapiye, zihinlerinde bir bozukluk olduğu için değil, hayat koşulları ağırlaştığı için yöneliyor.

Yalnızlık, iş yerindeki çatışmalar, geçim sıkıntısı, aile içi gerilimler, çocuk bakımı yükü…

Eskiden “hayatın cilvesi” diyerek göğüslediğimiz ne varsa, bugün “klinik vaka” muamelesi görüyor.

Psikolojik gibi görünen mesele, tam da burada toplumsal bir hâl alıyor.

Nasıl mı?

Lieberman, terapi odasına gelen bazı insanların aslında hayatın ağırlığıyla boğuştuğunu söylüyor.

Ben de aynı yerden bir sosyolog olarak sorayım o zaman: Bu kadar çok insanı terapi kapısına getiren koşulları kim üretiyor?

Bizler taştan, duvardan varlıklar değiliz. İç dünyamız, dış dünyanın gürültüsünden, kalabalığından, güvencesizliğinden ve yalnızlığından etkileniyor. Bazen içimiz daralıyor, çünkü her gün yüzlerce kötü habere maruz kalıyoruz.

Kaygılanıyoruz, çünkü maaşımız kiraya yetişmiyor. Yalnızız, çünkü mahalle dağıldı, akrabalık bağları koptu, arkadaşlıklar iş ilişkisine dönüştü. Tükeniyoruz, çünkü üç kişinin yaptığı iş sırtımıza yükleniyor.

Sonra da sistem bize dönüp o meşhur tavsiyesini fısıldıyor: Kendine iyi bak.

Ne güzel bir tavsiye!

Kendime iyi bakayım da, su faturasına kim bakacak?

Modern çağın en büyük illüzyonu tam da burada gizli. Sağlığımızı, ruh halimizi, refahımızı bozan koşullar, sosyal, ekonomik ve çevresel etmenler görünmez kılınıyor.

Sonra bütün fatura bireyin karakterine, ahlakına kesiliyor.

İşsizsen yeterince çalışmamışsındır. Geçinemiyorsan bütçeni yönetemiyorsundur. Yalnızsan sosyal becerilerin zayıftır. Tükenmişsen motivasyonun düşüktür.

Barınma masrafı almış başını gitmiş, ücret erimiş, yapay zeka da işimize göz dikmiş olabilir. Şehirde yeşil alan kalmamış, evler kutu kadar küçülmüş, yollar uzamış, kalabalıklar üstümüze üstümüze çökmüş olabilir.

Zor günlerde kapısını çalacağımız insanlar azalmış, çocuk bakımı ailelerin omzuna yıkılmış, yaşlılar sessizliklerine bırakılmış olabilir. Ama günün sonunda suçlu yine sizsinizdir.

Sistem size reçeteyi uzatır: Biraz daha çalış, biraz daha sabret, biraz daha olumlu düşün.Baktın olmuyor, derin nefes al. Ama önce onun için de bir atölye çalışmasına katıl!

Ben de zaman zaman kendime bu telkinleri veriyorum. Kimi zaman geçici çare de oluyor.

Ama insanın göğsüne karabasan gibi çöken şey; kendi iç dünyasından çok, güvencesizlik, yalnızlık, işsizlik, faturalar ve beton yığınlarıysa, ona böylesi kişisel gelişim reçetelerini dayatmak, bana iyi niyetli öğütlerden ziyade sorumluluğu düpedüz bireyin sırtına yıkan bir düzenbazlık gibi geliyor.

Lieberman’ın uyarısı bu yüzden önemli: Her acı; klinik belirti değildir. Her mutsuzluk; hastalık değildir. Her kaygı; bozukluk değildir.

Aslında sorun bazen sizde değil, o ruhu sıkıştıran çarkların ta kendisindedir.

Bu yüzden ruh sağlığını yalnızca bireyin içine bakarak anlayamayız. İnsanı ayakta tutan şey psikolojik dayanıklılığı kadar, onu taşıyan toplumsal zemindir. En dayanıklımız bile sosyal ağlar zayıfladığında, güvencesizlik arttığında, şehirler nefes alınmaz hale geldiğinde kırılganlaşır.

Belki terapiye ihtiyacınız vardır, belki yoktur, bilemem. Buna ancak bir uzman karar verebilir. Ama ruh sağlığımız üzerine konuşurken, onu bozan koşulları görmezden gelirsek, gerçeğin en önemli yarısını karanlıkta bırakırız. Kendimize haksızlık yapmayalım.

Haber Yorumları

Henüz Yorum Yapılmamış.

Sende Yorum yap

Son Dakika

>
>
>
>

Tüm Haberler

Son dakika haberler

En güncel ve en doğru, tarafsız haberin merkezi.