Unutulmuş Bir Son Dönem Âlimi: Zâhid el-Kevserî
Muhammed Zâhid el-Kevserî, Osmanlı’nın son döneminde yetişmiş en önemli ilmî şahsiyetlerden biri olarak hem klasik Osmanlı ilim geleneğinin son büyük temsilcilerinden biri hem de modern dönemin fikrî tartışmalarına doğrudan müdahil olan bir âlimdir. Onun hayatı yalnızca bir âlimin sıradan bir biyografisi değildir, aynı zamanda Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin, ilmî kurumlarda dönüşüm çabalarının ve İslâm dünyasında mezhep, otorite ve gelenek etrafında yaşanan sert tartışmaların da bir aynasıdır.
1879 yılında Düzce’nin Karaçalı köyünde doğan Zâhid el-Kevserî ilk eğitimini dönemin önemli âlimi olan babası Hasan Hilmi Efendiden alır. 1893 yılında İstanbul’a gelerek klasik medrese eğitimine başlayan Kevserî, eğitimini tamamladıktan sonra 1906’da girdiği ruûs imtihanını kazanarak dersiâm unvanını elde eder. Müderrislik yapan ve kısa sürede ilmî çevrelerde tanınan bir isim haline gelen Kevserî, o dönem medreselerin ıslahı ve dönüşümü ile ilgili oluşturulan komisyonda görev yapar. 1919 yılında şeyhülislam vekilliği makamı olan ders vekâleti görevine tayin edilen Kevseri, Sultan III. Mustafa’nın yaptırdığı medresenin yıkılması kararına söz konusu medresenin ders vekâletine bağlı olması ve yıkım için de kendi izninin alınmaması nedeniyle karara karşı mahkemede açtığı dava nedeniyle ders vekâleti görevinden uzaklaştırılır. İttihat ve Terakkî Cemiyeti ile sürekli gerilim yaşayan Kevserî, 1922 yılında kendisinin tutuklanacağına yönelik bir haberi alması üzerine Mısır’a göç eder.
Bu göç kişisel bir tercih olmanın ötesinde Osmanlı ulemasının önemli bir kısmı için ilmî faaliyetlerini sürdürebilecekleri yer arayışının da bir sonucuydu. Şam ve Beyrut seyahatleri sonrasında Kahire’de kalma yönünde karar kılan Kevserî hayatının sonuna kadar burada yaşadı. 1950 yılında Demokrat Parti döneminde Türkiye’ye dönme ümidi ortaya çıkmasına rağmen bu dönemde yaşadığı hastalıklar bu ümidin gerçekleşmesini engeller. Kevserî 1952 yılında Kahire’de vefat eder.
Kevserî Mısır’da hem dersler verdi hem de yoğun bir telif faaliyetine girişti. Özellikle hadis, fıkıh tarihi ve mezhep metodolojisi üzerine yaptığı çalışmalar kısa sürede geniş bir etki yarattı. Mısır’da bulunduğu yıllar onun en üretken dönemi oldu. Kevserî’nin ilmî mücadelesinin merkezinde mezhep geleneğini savunmak yer alıyordu. Bir taraftan re’y ve istihsan tartışmaları ile meşruiyeti sorgulanan Hanefi mezhebine yönelik klasik tartışmalar devam ederken 20. yüzyılın başlarında özellikle Arap dünyasında bazı reformist akımlar mezhep otoritesini sorguluyor, doğrudan Kur’an ve hadis üzerinden hüküm çıkarma çağrısı yapıyordu. Bu yaklaşım Hanefî fıkhı başta olmak üzere klasik mezhep birikimine yönelik sert eleştiriler doğurmuştu. Kevserî ömrü boyunca bu eleştirilerin hem tarihsel hem metodolojik açıdan hatalı olduğunu savundu. Ona göre mezhepler, keyfi yorumların değil, yüzyıllar boyunca oluşmuş ilmî birikimin ve metodolojik disiplinin ürünleriydi.
Bu bağlamda Kevserî özellikle Ebu Hanife ve Hanefi mezhebini savunmada çok çaba sarf etti ve birçok eserinde Hanefî mezhebine yöneltilen eleştirilere doğrudan cevap verdi. Onun yazılarında dikkat çeken en önemli özellik, polemik gücü ile ilmî derinliğin birleşmesidir. Kevserî yalnızca akademik bir dil kullanmamış, aynı zamanda karşıt görüşlerle doğrudan tartışmış ve güçlü bir retorik geliştirmiştir. Örneğin, Rıhle Kitap Yayınları tarafından basılan Kevseri Külliyatı ve özellikle ‘Hanefi Mezhebinde Fıkıh ve Hadis’ kitabı (2021) bu özelliğinin canlı tanıklarıdır. Bu nedenle eserleri bir yandan klasik medrese geleneğinin metodolojik titizliğini taşırken diğer yandan modern dönemin fikrî mücadele atmosferini de yansıtmaktadır. Dolayısıyla, fıkıh usulü, hadis değerlendirme yöntemleri ve mezhep içi metodoloji konularında kaleme aldığı çalışmalar, savunma metinleri olmanın ötesinde aynı zamanda güçlü güncel yorumlar da içeriyordu.
Hanefî imamlarının hadisleri ihmal ettiği yönündeki iddiaları ayrıntılı şekilde ele alan ve bu iddiaların çoğunun ya yanlış okumaya ya da metodolojik bilgisizliğe dayandığını gösteren Kevserî’nin özellikle Ebû Hanife’nin hadis anlayışını, erken dönem fıkıh metodolojisini ve rivayet tenkidi yöntemlerini açıklayan metinleri bu tartışmalarda büyük etki yarattı. Kevserî ayrıca birçok klasik eserin yeniden yayımlanmasına öncülük etti. Eski yazma eserleri tahkik ederek neşretmesi, İslâm ilim geleneğinin modern dönemde yeniden okunmasına önemli katkı sağladı. Özellikle hadis ve fıkıh literatürüne ait bazı eserleri uzun mukaddimelerle yayımladı ve bu mukaddimeler zamanla bağımsız ilmî metinler olarak okunmaya başladı.
Zâhid el-Kevserî’nin ardında bıraktığı eserler bugün hâlâ özellikle fıkıh usulü, mezhep tarihi ve hadis tartışmaları alanında temel referanslar arasında yer almaktadır. Onun hayatı, Osmanlı ilmî geleneğinin son büyük temsilcilerinden birinin modern dünyanın entelektüel meydan okumalarına nasıl cevap verdiğini gösteren önemli bir örnektir. Ayrıca, Kevserî’nin mücadelesi yalnızca Hanefî mezhebini savunmak değil, aynı zamanda İslâm ilim geleneğinin metodolojik bütünlüğünü koruma çabası olarak da okunabilir. Bu yönüyle o, hem hayatındaki mücadeleleri hem de özellikle Mısır’daki öğretim ve te’lif faaliyetleri ile klasik ilim dünyasının çözülüşü ile modern dönemin tartışmaları arasında en önemli köprülerden birisidir.
Sende Yorum yap