Hürmüz’de statü savaşı

ABD, 28 Şubat’taki savaşa her ne stratejik ve askeri hedeflerle başladıysa – ki rejim değişikliği, İran’ın nükleer programını yok etmek vs. denildi - bugün itibarıyla devam çatışmaların sebebi bunların hiçbiri değil. Bu ‘yeni’ veya ‘yeniden başlayan’ savaşın sebebi bizatihi Hürmüz Boğazı’nın statüsü. Çünkü, İran artık 27 Şubat’a dönmeyi reddediyor. İran Meclis Başkanı Muhammed Bakir Galibaf’ın sözleri bunun kanıtı:
‘‘Boğazdaki durumun savaş öncesi haline geri dönmeyeceğini defalarca belirttik!’’
ABD, Hürmüz kartını kendi elleriyle İran’a teslim etti. Trump’a dönük en büyük eleştiri de buydu. Nükleer program meselesini çözemediği gibi bir de Hürmüz’ü düğümledi. Savaşın birinci perdesinde İran’ın elindeki bu kart yalnızca Hürmüz Boğazı’ndan geçişlerle ilgiliydi. Bugün ise o kart, Hürmüz’ün statüsüne dönüştü. İran artık “Hürmüz’ün sahibi benim” diyor ve bunu dünyaya kabul ettirmeye çalışıyor.
Görüştüğüm üst düzey bir Türk yetkilinin söylediği şu:
““Mesele artık sadece Hürmüz Boğazı’nın açık kalması değil, boğazı kimin kontrol edeceği. Savaştan önce Boğaz meselesi İran’ın güç devşirebileceği bir durum değildi. Ama şimdi meseleyi Hürmüz üzerine inşa ettiler. Bu artık Hürmüz Boğazı savaşıdır.”
İran’da yeniden savaş mı?
Aslında savaşın ilk perdesi iki tarafa da ağır geldiği için müzakere masasına oturulmuştu. Trump, ABD’de “İsrail’in savaşını neden biz yürütüyoruz?” sorularıyla sınanmış, asker kayıpları ve bu savaş için yapılan harcamaların hesabı sorulmuştu. Çökmüş ekonomisiyle İran ise ağır bombardımanın devamını istemiyordu.
Gelinen noktada ‘Hürmüz’ün statüsü’ o kadar önemli ki, iki taraf da bu uğurda savaşta yeni bir perde açmayı göze almış gibi görünüyor. Trump şimdilik ‘‘Hürmüz Boğazı’nda gemilere verilen zararın İran’ın dondurulmuş varlıklarından karşılanacak’’ dese de, İran’ın “Hürmüz’ün sahibi benim” ısrarı, ABD’ye saldırmaktan başka seçenek bırakmıyor gibi. Bir başka deyişle, 28 Şubat savaşını başlatan taraf ABD’ydi, ama ikinci perdenin sorumlusu İran olacak.
ABD-İran zaptındaki boşluk
Peki, Amerika ile İran 17 Haziran’da bir mutabakata varmamış mıydı ve bizi bugün yeniden savaş noktasına getiren ne? Cevabı basit: ABD-İran mutabakat zaptında Hürmüz ile ilgili maddedeki boşluk. Diplomaside mutabakat sağlanabilsin diye başvurulan ‘yapıcı muğlaklık’ yöntemi şimdi yaşadığımız sorunun kaynağı. Önce maddeye, sonra İran’ın o maddeyi nasıl yorumladığına bakalım. Mutabakat metninin beşinci maddesinde şöyle yazıyordu:
‘‘İran, yürürlükteki uluslararası hukuka ve Hürmüz Boğazı kıyı devletlerinin egemenlik haklarına uygun olarak, diğer Basra Körfezi kıyı devletleriyle görüşerek, Hürmüz Boğazı’nın gelecekteki yönetimini ve denizcilik hizmetlerini belirlemek üzere Umman ile diyalog kuracaktır.’’
Buradaki en kritik ifade ‘gelecekteki yönetim’ tanımlaması… Bunu eğer dar kapsamda yorumlarsanız, seyir emniyeti, kılavuzluk ile sınırlamış olursunuz. Ama kapsamı genişletirseniz, ‘boğazın yönetim yetkisinin kıyıdaş devletlerce yeniden belirlenmesine’ kadar gidebilirsiniz.
Meseleye egemenlik boyutundan bakarsanız iş daha da karmaşıklaşır. Uluslararası boğazlarda bu hak, transit geçiş rejimi ile sınırlanır ama kara sularında tam yetki vardır. İran anlaşılan o ki, bu maddeyi “Egemenlik hakkımız varsa, güvenlik gerekçesiyle geçişleri düzenleyebiliriz” şeklinde yorumluyor.
Körfez yanıt verecek mi?
Savaşın ikinci perdesinde dikkat çekici bir resim daha var: İsrail, İran’a yönelik 10 günü aşkın süredir devam eden saldırılara katılmıyor. Görüştüğüm üst düzey Türk yetkili, ‘‘İsrail devrede olduğunda Körfez’deki ülkelerin İran’a cevap vermekte ikileme düştüklerini’’ anlattı. İsrail’in hareketsiz kalması Körfez’i İran’a karşı harekete geçirmeye dönük bir taktik gibi görünüyor. İran, BAE, Katar, Suudi Arabistan ve Kuveyt’teki ABD üslerine yine saldırıyor. Körfez ülkeleri Tahran’a yanıt verir mi bilemeyiz ama bu kez ihtimal dışı değil, zira Hürmüz’ün statüsünü tamamen İran’a bırakmak, onlar için de bir kâbus senaryosu.
Sende Yorum yap