Kemikler konuşunca: Mısırın savaşçı prensesleri
Bazen bir mezar, bir insanın hikayesini kâğıda değil kemiğine yazar. Mısır'ın Dahşur piramit kompleksinde bulunan altı kraliyet mensubunun kalıntıları, uzun yıllar boyunca yalnızca birer mücevher ve silah koleksiyonunun sahibi olarak görüldü. Şimdi ise yeni bir bilimsel inceleme, bu prenseslerin belki de sandığımızdan çok daha farklı bir hayat sürdüğünü gösteriyor.

1894 yılında bir Fransız arkeolog, Jacques de Morgan, ekibiyle birlikte bu piramitlerden birinin yakınındaki kuyuları kazmaya başladığında, toprağın altından 4000 yıllık iki isim çıktı: Kral Hor ve Prenses Noub-Hotep. Ertesi yıl, bir başka piramidin dibinde dört kişi daha bulundu: Prenses Ita, Prenses Khenmet, Prenses Itaweret ve kimliği tam olarak çözülemeyen, belki de Prenses Sathathormeryt olan bilinmeyen bir kadın. Mezarları açıldığında, yanlarında asalar ve mücevherler çıktı; beklenen buydu zaten, bir kraliyet mensubunun mezarında görülmesi normal olan eşyalardı. Ancak orada bir şeyler daha vardı: Topuzlar, hançerler, yaylar, oklar. Uzun yıllar boyunca Mısırbilimciler bu silahlara pek şüpheyle bakmadı; onları birer statü göstergesi, belki de sadece cenaze törenine ait sembolik nesneler sandılar.
Kayıp kafatasları
Kemikler bulunduktan sonra da huzura kavuşmadı. 1915'te Kahire'ye, Mısır Müzesi'ne getirildiler. Orada kataloglandılar, kutulara kondular ve müzenin bodrum katına kaldırıldılar. Ardından yıllar geçti. On yıllar geçti. Neredeyse bir asır boyunca kimse o kutulara dokunmadı, ta ki 2020 yılında Beni Suef Üniversitesi'nden arkeolog Zeinab Hashesh ve ekibi, tozlu bir rafta unutulmuş o ahşap kutulara rastlayana kadar. Kutuları açtıklarında karşılarına çıkan manzara tuhaf bir zaman yolculuğuydu. Kemikler hâlâ 1900'lerin başına ait gazete kâğıtlarına sarılıydı, üzerlerinde ilk kazı yapanların el yazısıyla yazılmış etiketler duruyordu. Dönemin ilkel mumyalama teknikleri yüzünden geriye pek az şey kalmıştı; beş prensesin kafatasları bile kayıptı, 1890'larda incelenmek üzere ayrılıp bir daha bulunamamışlardı.
Hashesh için bu, sıradan bir keşif değildi. Kendi ifadesiyle son derece duygusal bir deneyim yaşadı. Orta Krallık'ın saray hayatının tam merkezinde yer almış bu insanların 130 yılı aşkın süre sessizce, unutulmuş bir şekilde beklediğini fark etmek, ekibe âdeta bir sorumluluk hissettirdi: Onların hikâyesini, bu kez gerçek anlamıyla anlatmak.
Kemiklerde kırıklar çıktı
Ekip, modern kemik analizi yöntemleriyle kalıntıları yeniden incelemeye koyuldu. İlk bulgular şaşırtıcıydı: Kaburgalarda, ellerde, ayaklarda, sırt bölgesinde iyileşmiş kırıklar çıktı. Kral Hor ile Prenses Itaweret'in kırıkları hiçbir enfeksiyon izi taşımadan, düzgün bir şekilde kaynamıştı; bu da o dönemde kraliyet ailesinin, kırığı doğru tedavi edip takip edebilen doktorlara erişimi olduğunu gösterdi. Araştırmacılar bunu bir tür ayrıcalık paradoksu olarak adlandırdı. En yüksek statüdeki insanlar bile hayatın sert gerçeklerinden, kazalardan, yaralanmalardan azade değildi.

Kraliyet mezarları arasında bulunan silahlardan biri de Prenses Ita'ya ait olan bu hançerdi.
Prensesler de kralların izlerini taşıyordu
Ancak asıl hikâye kemiklerin daha derinlerinde saklıydı. Bir kas defalarca aynı hareketi tekrarladığında, bağlandığı kemikte küçük ama kalıcı izler bırakırdı; bir kalınlaşma, bir çıkıntı, görünmez bir imza gibi. Bilim insanları bu izleri aradıklarında bulduklarına inanamadılar: Sadece Kral Hor değil, prensesler de bu izleri taşıyordu. Prenses Khenmet ile Prenses Itaweret'in önkol kemiklerinde, dirseğe yakın iki ayrı noktada belirgin kemik birikimleri vardı; araştırmacılara göre bu, yayı defalarca çekmenin bıraktığı yüksek stresli, tekrarlayan bir hareketin imzasıydı. Prenses Noub-Hotep'te de benzer bir kalınlaşma göze çarptı. Bu izleri Neolitik dönem okçuları üzerine yapılmış eski çalışmalarla karşılaştırdıklarında, tablo tamamlandı: izler birebir örtüşüyordu. Ve işlemeli bir hançerle gömülmüş olan Prenses Ita'nın kollarında, sol serçe parmağının tabanında, tıpkı bir hançeri sımsıkı kavramış gibi duran sağlam bağlantı noktaları bulundu.
Hashesh, kollardaki ve ellerdeki kas bağlantı noktalarının, bir yayı germek ya da bir hançeri kavramak için gereken mekanik yüke tam olarak karşılık geldiğini fark ettiklerinde, yalnızca sembolik bir açıklamanın artık yetersiz kaldığını, çok daha canlı ve aktif bir gerçekliğin ortaya çıktığını söyledi. Ona göre bu kadınların gerçekten silah kullandıklarını fark ettikleri an, bilimsel bir heyecanla birlikte bir tür tarihsel adalet duygusu da yaşandı; çünkü tarih boyunca bir mezarda silah bulunması, arkeologların o iskeleti hiç sorgulamadan erkek olarak etiketlemesi için yeterli sayılmıştı.
Başka etkilerden kaynaklanabilir mi?
Ancak her hikâyenin bir de öbür yüzü vardı. Londra Üniversitesi'nden Mısırbilimci Wolfram Grajetzki, çalışmayı ilginç bulduğunu söylerken, silahların ritüel nesneler olduğu görüşünü savunmaya devam etti. Ona göre antik Mısır'da bir kişinin uğraşına dair nesnelerin mezara konması pek yaygın bir gelenek değildi; kemiklerdeki değişiklikler başka etkinliklerden de kaynaklanmış olabilirdi. Fransız Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi'nden biyolojik arkeolog Sébastien Villotte da benzer bir temkinle yaklaştı: Mezarlardaki ok ve hançerlerin prenseslerin bu tür faaliyetlere katılmış olabileceğine işaret ettiğini kabul etti, ama bu yorumu şimdilik ihtiyatla karşıladı. Ona göre çalışma, aynı dönemde yaşamış sıradan insanların kemikleriyle karşılaştırılarak daha da güçlendirilebilirdi.
Categories: Kemikler konuşunca: Mısırın savaşçı prensesleri
Sende Yorum yap